Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Arkadaşlıkta reddedilen taraf olmak

Merhaba, 27 yaşındayım ve bu yaşıma kadar dışlanma ve reddedilme durumlarını yaşadım. Hala yaşıyorum ve daha da yaşayacakmışım gibi duruyor. İnsanlarla ilişki kurma konusunda kreşten başlayan bir problemim oldu. O zamanlar bile ya tek kişiyle oynardım ya da tek başıma kalırdım. Söylediğim zaman bana inanmayanlar, katılmayanlar olsa da insan ilişkileri konusunda pek becerikli olduğumu düşünmüyorum. Beni etkileyen büyük dışlanma deneyimim ortaokulda oldu. Kreşte de pek arkadaşım yoktu ama o zamanlar daha fazla arkadaş isteğim de yoktu. Kendimde böyle bir problem olduğunu gördüğümde, bunu fark ettiğimde arkadaş sayısını ve arkadaşlıklarımın kalitesini daha fazla dert edinmeye başladım. Gruplara uyum sağlamakta hep sorun yaşadım. Kendimi gruba ait hissetmedim, ait olmak da istemedi bir yanım. Sırf yalnız kalmamak adına uyum sağlamaya çalıştığım oldu. Yalnız kalmak sorun değil aslında, senin seçimin olduğu sürece. Ben bu sorunu çözmek istedim. Çocukluğumdan beri değişim geçirdiğimi ve kendi...

bir arkadaşın var

 Bazen acı çekersiniz, anlaşılmak istersiniz ama karşı tarafta bir yankısını bulamazsınız ya, en yakınlarınızda bile. Sonra bir kitap okursunuz, bir şarkı dinlersiniz. Bağ kurarsınız yazarla, şarkıcıyla ya da her kimse. Uzaklarda yaşıyordur, başka bir dili konuşuyordur, hatta ölmüştür çoktan. Fakat günlük hayatta yanınızdan geçip gidenlerden daha yakın hissedersiniz kendinizi ona. Birbirinizin yalnızlığını tanırsınız. Bu hissi paha biçilemez buluyorum.  Lady Gaga'nın bu performansını açıp tekrar tekrar dinliyorum. İçimdeki arkadaşlık hissini hayallerle canlı tutmamı sağlıyor. Başında yaptığı konuşma da beni çok etkiliyor. Bu yüzden her defasında dinlerken o konuşmayı da atlamıyorum kesinlikle. Tam da yukarıda konuştuğum şeyi anlatıyor aslında. Diyor ki; lise zamanlarımda çok zorlu geceler geçirirdim, kaygı içerisinde. Ertesi gün okula gitmek ve dünyayla yüzleşmek istemezdim. İşte o zamanlar bütün gece babamın odasına kapanır ve bu şarkıyı dinlerdim. Ve ekliyor; Carol (Carol Ki...

sözcüklerimi kaybediyorum

 Büyümek, olgunlaşmak insana birçok şey katıyor fakat aynı zamanda da gençliğinde sahip olduğun birçok şeyi de götürüyor. Artık sanki ne yazmamın bir anlamı var ne konuşmamın. Senelerdir kendime susmayı öğretmeye çalışıyorum ve gerektiğinde konuşmayı. Kendim için doğru zamanda doğru yerde olmayı hala beceremiyorum. Susmaya gelince. Evet, artık çoğunlukla susuyorum. İçim konuşamadıklarımla dolu. Sanki anlamlı sohbetler etmenin bir manası yok gibi. Hani der ya ben isterken dön . Ben artık istemiyorum gibi. Boş konuşmalar kadar sanki saatler sürecek anlamlı konuşmalar da fos gibi. Neye yarıyor ki? Ne değişiyor? Karşıdaki kendini sergiliyor, üstünlük kuruyor, sen ulaşamıyorsun, yeniliyorsun. Çoğu zaman sanki kurmak istediğim cümleleri arıyorum zihnimde ama benden kaçıyorlar. Daha birkaç sene öncesinde anlatacak çok şeyim vardı. Kimse dinlemese de tek başıma yazardım. Anlamlı şeyler üretmek istiyorum. Sıradan değil, bilinen değil. Benden bir parça. Ama sözcükleri bir araya getirip de bi...

Rüyalar

Rüyalarım bazen film gibi oluyor. Uyanıkken aklımda kuramayacağım, bütünlüğünü sağlayamayacağım hikayelerde buluyorum kendimi. Keyifli de oluyor. Beynimiz ne kadar ilginç şeyler beceriyor, bazen korkulacak dereceye ulaşsa da. Rüyada gördüklerimiz algılarımızı etkiliyor, bazen gerçeklikte kendiyle uyuşacak bir şey buluyor ve işte o anda rüyada gördüğünüz şey gerçekmiş gibi yaşanıyor. Gerçeklikte duyumsadığımız şey rüyamıza giriyor, rüyada algıladığımız şey gerçekliğe kayıyor.   Stephen King gibi rüyalarımı kaleme alabilsem ne kadar güzel olurdu. O bir anda kendimi içinde bulduğum dünyalardan romanlar çıkarabilsem, somut bir şeye dökebilsem. Burada bellek, bilinç ve bilinçaltı devreye giriyor işte. Uyandıktan saniyeler sonra kendini o kadar içinde hissettiğin dünya soluklaşıyor, uzaklaşıyor, ayrıntıları yitiriyorsun, silikleşiyor. Daha da ilginci yazmaya hiç yeltenmediğim türde dünyalara gidiyorum, fantastik maceralar yaşıyorum. Bazen içinde bulunduğum dünya karanlık ve distopik de o...

Öfke

Çaresiz bir öfke var üzerimde. Öfkeliyim ve çaresizim. Sisteme öfkeliyim, bana daha iyisini sunmadığı için, öfkeliyim daha iyisini önceden bilmediğim için. Çaresizim çünkü sistemin içindeyim ve ona uymak zorundayım. Bitmiyor. Asla bitmiyor. Yani evet hayat bir yolculuk, öğrenmeyi asla bırakmayacağımız bir yolculuk. Ama… Allah aşkına ya aldığım eğitimin beni yetkin hissettirecek programa sahip olması gerekiyordu. PDR öğrencileri uygulamalı dersler alırken ve meslek hayatına hazır olacak şekilde eğitim görürken psikolojideki bu unutulmuşluk, bu önemsenmemezlik nedir ya? 4 senelik lisans eğitimimi tamamladım ve zaman kaybı olarak görüyorum. Tabiki bana hiçbir şey katmadı değil. Evet öğrendim, psikolog olmanın etiğini öğrendim en temelde. Ama nerede benim öz güvenim. Senin işin beni yalnızca hata yapmaktan korkutmak değil. Senin işin hatayı en aza indirgeyebilecek şekilde bana eğitim vermen ya da bu hatayla baş edebilmeyi öğretmen. Yüksek lisansı bitirdim. Hala yolun başındayım. HALA! Yoru...

Umay

Ilık bir bahar günü. Çimlerin üzerine uzanmış, tepemdeki ağacın yapraklarını izliyordum. Üzerlerine düşen güneş ışığıyla olduklarından daha açık renkte görünüyorlardı. Bir süredir güneşin altında yattığım için ısınmıştım. Fakat hafif bir esinti vardı ve bana baharın kokusunu taşıyordu. Bu koku bana “geliyorum” diyordu. Bir şeylerin başlayacağını hissediyordum. Her bahar içimi böyle bir his kaplar ve sonu hayalkırıklığıyla biter. Vaad edilen sözler yerine gelmemişti çünkü. Beklenilen hiç gelmemişti. Yine de, saflığımdan olsa gerek, her sene aynı sözlere kanıyorum. Yüreğim aynı beklentiyi sürdürüyor. Her sene olduğu gibi bu sene de aynı heyecana sanki ilk defa yaşıyormuşum gibi kapıldım. Sanki çok uzaklardan geliyormuş gibi okulun zili çalınıyor kulaklarıma, öğle arasının bittiğini bildiriyor. Kalkıyorum, içimdeki umudun ve heyecanın yarattığı o bilinmezlik hissiyle aslında çok tahmin edilebilir bir hayatımın olduğu okul binasına doğru yürüyorum.   “Umay! Neredeydin yine?” Beren, ben...

kalbimdeki ağırlık

Bugün kalbimde bir ağırlık var. Neden bilmem… Aslında var bir sebebi, biliyorum. Ama nedense sebepleri sebep olarak kabul edemiyoruz çoğu zaman. Neyse işte. Her şey hüzünlendiriyor beni. Düşünmemem gerekiyormuş gibi hissediyorum. Hiç bir şey yapmadan öylece vakit geçirmek ama bu da canımı sıkıyor. Düşünmemek mümkün mü zaten? Hiç bir şey yapmadan oturmak bile ne kadar işe yaramaz ve tembel olduğumu düşündürüyor. İzlediğim suç dizileri/belgeselleri içimi kararttı. Ben de Kore romantik komedi dizisi izlemeye karar verdim. Bir tanesine başladım, sardı da. Hoşuma gitti. Yine seneler öncesinde olduğu gibi eğlendiriyor bu tür beni. Ama hüzün… Hüzün de hemen o eğlenme anlarının yanında. Çünkü biliyorum. Birçok şansı kaçırdım. Öyle şeyler yaşayamayacağım. Ya benim zor beğenmemden ya da hayalperest olmamdan yaşadıklarım bile o kadar güzel gelmeyecek bana. Bir eşik var biliyorum. O eşiği hiç geçmedim. Oradan bir geçsem daha güzel olabilir her şey. Hayalkırıklıkları olacak tabi. Ama büyüyeceksin, ...