Bugün kalbimde bir ağırlık var. Neden bilmem… Aslında var bir sebebi, biliyorum. Ama nedense sebepleri sebep olarak kabul edemiyoruz çoğu zaman. Neyse işte. Her şey hüzünlendiriyor beni. Düşünmemem gerekiyormuş gibi hissediyorum. Hiç bir şey yapmadan öylece vakit geçirmek ama bu da canımı sıkıyor. Düşünmemek mümkün mü zaten? Hiç bir şey yapmadan oturmak bile ne kadar işe yaramaz ve tembel olduğumu düşündürüyor. İzlediğim suç dizileri/belgeselleri içimi kararttı. Ben de Kore romantik komedi dizisi izlemeye karar verdim. Bir tanesine başladım, sardı da. Hoşuma gitti. Yine seneler öncesinde olduğu gibi eğlendiriyor bu tür beni. Ama hüzün… Hüzün de hemen o eğlenme anlarının yanında. Çünkü biliyorum. Birçok şansı kaçırdım. Öyle şeyler yaşayamayacağım. Ya benim zor beğenmemden ya da hayalperest olmamdan yaşadıklarım bile o kadar güzel gelmeyecek bana. Bir eşik var biliyorum. O eşiği hiç geçmedim. Oradan bir geçsem daha güzel olabilir her şey. Hayalkırıklıkları olacak tabi. Ama büyüyeceksin, gelişeceksin. Yaşayacaksın. Eşiği neden geçemedim? Bulamadım kimseyi. Benimle birlikte geçecek. İşte bu yüzden, hüzün, yakamı bırakmıyor. Öte yandan, beni olgunlaştıran şey bu hüzün sanki. Sadece bazen ağır geliyor. Konuyu dağıttım. Dizi de ağırlaştırdı beni. Ne yapsam diye baktım, bilim kitabı almıştım geçen. Onu okuyayım. Aklım dağılır diye düşündüm. Fakat bu bilim kitabı geleceğe dair beklentileri içeriyor, geleceğin olası gelişimlerinden bahsediyor. Okurken düşündüm kendi kendime. Dedim, her şeye kendimi çok kaptırıyorum, işte benim hassaslığım bu. Tuhaf! Ölüm karşısında ağlamıyor fakat hassaslığım üzerine düşünüyorum. Bir insan nasıl hem taş gibi hissetmeden yaşayıp hem de ufacık şeylerden derin duygular hisseder? Bunun cevabını bilmem gerekirdi. Ama şu yönden bakalım; bu de gerçekçi bir beklenti değil. Neden bunun cevabını bileyim ki? Psikoloji okudum, yüksek lisans yaptım diye her şeye hakim mi olmam gerek. Bu mümkün değil. Kendimden böyle bir şeyi nasıl bekleyebilirim? İnsanlar benden böyle bir şeyi hangi hakla bekleyebilir? Eğitimin içeriği bu kadarmış demek ki. Zaten asıl eğitim deneyimle başlıyor. Bu yüzden kendimi çok gecikmiş görüyorum. Hiç hoşuma gitmiyor. Yine de ne kadar karamsar olsam da benliğim umudunu yitirme diyor. İçimde ufacık bir kararlılık var. Ufacık ama devam etmeme yetiyor.
Şu an, yazdıkça dikleşiyor sırtım. İşte yazmak benim için bu kadar anlamlı. Bırak herkesin ne yaptığını. Herkes elindekilerle çabalıyor. Sen de öyle yapacaksın. Yoruldum artık. Umrumda değil. Kendimi başkalarıyla karşılaştırmayacağım. Elimden neler geliyorsa onları yapacağım ve bu yaptıklarımla yaşayacağım. Gelişeceğim. Değişeceğim. Yaşadıklarımı kim elimden alabilir? Ne yaşadığımı kim benden daha iyi bilebilir? Her şeye rağmen kendimi hayatımın ana karakteri gibi hissedebilirim. Yaşadıklarım benim hikayem. Bir yere kadar dillendirilmiş, bir yerden sonra saklı. Duymak isteyenlere yazıyorum. Kasmadan. Dalgaların deniz kabuklarını kıyıya ulaştırması gibi, anlattıklarım sakin yüreklere vuracak.
Şaşıyorum kendime. Yazmak bu kadar iyi hissettirirken nasıl da uzun aralar verebiliyorum. Çünkü bazen kendimi bomboş görüyorum. Verecek hiçbir şeyi yokmuş gibi. Belki biriktirmeye çalışıyorum. Fakat şöyle bir şey var; eyleme geçmeden nelere sahip olduğunuzu, becerilerinizi anlamak pek mümkün değil. Yeni bağlar arayan nöronlarımı yalnız bırakmak istemiyorum. Becerilerimi geliştirmek istiyorum. Bazen insanüstü gelse de bu. Ne diyebilirim? Yoldayım. Ve yolda olmak güzel.
Yorumlar
Yorum Gönder